Gözlerini açtığında her yer ıssızdı. Yalnız bulutsuz bir gökyüzü ve yemyeşil çimenlerdi görebildiği. İlerisine baktığında ise belli belirsiz bir karartı gördü. Ne olduğunu anlayamadı önce ve ne olduğunu öğrenmek için karartıya doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça her şey netleşiyordu. Bir duvar vardı orada. Gözünün alabildiğine uzun ve yüksek bir duvar. Yürümeye, gözlerini duvardan ayırmadan devam ediyordu. Yaklaştıkça hem duvar hem de kendisi büyüyordu sanki. İçinde tarifsiz bir korku oluşmaya başladı. Bilinmezliğin verdiği korkuydu bu.
Şimdi neredeyse beş metre vardı duvarla arasında. Bir an duraksadı. Duvar büyümüş ve koskocaman olmuştu. Yinede cesaretini topladı ve duvarın her biri kendisi kadar olan tuğlalarına dokunmaya karar verdi. Son metreyi yürürken heyecanı ve kaygısı iyice arttı. Duvara dokundu ama hissedemedi. Ayağını attı sonra duvarın içine ve vücuduyla geçti duvardan bir haziran günü. Arkası rengarenk bir resim gibiydi duvarın ve her şey onu bekliyordu sanki. İçi, huzurla ve duvarı böylesine kolay aşmanın rahatlığıyla doldu. Aslında “duvar” yalnızca göz yanılgısıyla büyüyen sanal bir engeldi ve kolayca aşılabilirdi.
İşte üniversite sınavı da bu duvar gibi. Lisenin başında uzakta bir karartı, yaklaştıkça aklımıza sokulan korkularla büyüyen bir duvar ve o haziran günü içinden geçeceğimiz, sonra da yanılgı olduğunu anlayacağımız bir an sadece. Bunu bilmekse hayatı yarı yarıya kavrayabilmektir. Ona gerektiği kadar değer verin. İçinden geçin gitsin…