Yağmur, bize romantiklikle ilişkisi varmış gibi sunulan doğa olayı... Küçükken sevdiğimiz, nefret ettiğimiz veya etkisini hissetmediğimiz yağmurun bizde yaşlandıkça uyandıracağı etkiler de zaten sadece bu çerçevede. Oyununuza engel olur; sevmezsiniz. Yağmurda ıslanıp bir de üstüne elbiselerinizle denize atlarsınız; çılgınca gelir, seversiniz (boğulmadıkça!). Televizyon çocuğuysanız sadece sesi size ulaşır; pek bir etkisini görmez, düşünmezsiniz vb.
Gün bu ya... Arada öyle bir yağmur olur bir yerleri sel alır, insanlar, hayvanlar, arabalar, evler... Üzülür, nefret eder, ağzınıza geleni, aklınıza düşeni saklamaz kendinizi kaybedersiniz. İş bu raddeye gelince romantiklik kalmaz gerçekler ortaya çıkar. Çünkü yağmur dediğimiz sadece uçuşan birkaç damla su değil, medeniyetimizin tansiyon göstergesi. İklim gereği yüksek tansiyonumuza ek; yerler çamur, trafik kilit, hayat cehennem, sonucu da cinnetlik Yağmur Hipertansiyonu.
Yollar ıslak, drenaj yok, araba kullananlar çılgın, her yer kaza dolu; yol kenarında yürürsen ıslanırsın, taksi arar bulamazsın, trafik kilit bir yere varamazsın. Demekki medeniyet tökezliyor yağmur yağınca.
Çamur yağmurun kendi kendine yarattığı bir şey değil, gökten cebinde indirmiyor tabii ki. Etraf kel, her yer çıplak toprak; tozdur havalanır, uçar, şehire konar. İnşaat yaparsın, biraz toprağı sağa, biraz molozu sola serpeler, tüm malzemelerini yayar çamura katkı sağlarsın...
Trafiğin sıkışıklığı, kazası, cinnetliği yağmurun suçu kesin değil. Yol yap, drenaj yapma, yol yap kavşak nedir bilme, kavşak yap ışık nedir anlama, ehliyet dağıt kural öğretme, şöför yetiştir insana saygıyı öğretme. İnsandan en az 10 kat daha hızlı hareket eden metal makinelere canavarları yükle, yolda yürüyen insanların üstüne sal sonra da bak seyrine...
Yap evleri çukura, dereye, olmadık yamaca sonra dolsun sular, alsın seller...
Ben değiştim. Eskiden severdim yağmuru, ister şehir de ister yazlıkta. Hayatıma kattığı sevimli anlar vardı. Artık istemiyorum yağsın, susuzluk olmasa yasaklamak lazım da maalesef...