Bundan korkuyordum… DT Café için yazı yazmaya zaman bulamayacağımdan… Net Sihirbazı, Zaman Makinesi, TV Programları derken, ancak şimdi fırsat bulabiliyorum birşeyler yazmaya… Umarım ilerleyen günlerde zamanımı daha iyi kullanabilirim…
Bilmem hiç bir turiste rehberlik ettiniz mi şimdiye dek bir vesile ile. Bulunduğunuz şehri gezdirdiniz mi? Mekanları tanıtıp, bildiğiniz kadarı ile tarihlerini anlattınız mı? Türkçe’ye özgü “ç, ğ, ı, ş” gibi harflerin nasıl telaffuz edildiğini sorduklarında örnekler ile cevap verdiniz mi? Ya da Türk yemeklerinden önerdiniz mi tatmaları için ? Yemeğin neden yapıldığını, nasıl pişirildiğini tarif ettiniz mi?
İşim ve içinde bulunduğum projeler gereği, ben bunları hep yapageldim. Bunu yapmak insana fazlası ile öğretici oluyor. Günlük yaşamın koşuşturması içinde farketmediğiniz birçok şeyin farkına varıyorsunuz… Aşure gibi…
Aşure garip bir tatlıdır. Açıkçası benim hayatımın vazgeçilmezlerinden. Her sene aşure ayı geldiğinde teyzemin aşure yapmasını dört gözle beklerim.
Bir yabancıya aşure tattıracaksanız, sakın ha baştan içinde ne olduğunu söylemeyin. Baştan söylemeye kalkarsanız asla tatmayacaktır. Fasulyeyi, nohutu, buğdayı, üzümü, kayısıyı, inciri, şekeri yanyana düşünemeyecektir. Oysa “bir tatsa…, bir tatsa…”… “Ne güzeldir, ne özeldir o tat” diye içinizden geçirseniz de….Baştan söylerseniz, inanın önyargıyı kırmak pek de kolay olmayacaktır…
Tabi her aşure de güzel olmaz, o da başka mesele… Aşureyi herkes güzel yapamaz. İlk bakıldığında bu denli uyumsuz gözüken bileşenler ile yenilebilir bir tat elde etmek o kadar da kolay değildir. Zaten maharet de bunu becerebilmekte… Buğdayını çok koymak olmaz, kıvamı çok koyu olur, inciri çok kaçırırsan yiyenin sonradan midesini bozar, nohutunu fasulyesini kıvamında haşlamak lazım, diri kalmasınlar, gül suyunu koymalı mı, herkes gül suyu sevmez…
Biz toplum olarak, aşureye benziyoruz fazlasıyla. Biraz ondan, biraz bundan... Ama toplamda kendine özgü ve yenilebilir bir tadımız var.
Biraz doğu, biraz batı… Biraz Akdeniz, biraz Karadeniz… Biraz Avrupa, biraz Orta Doğu… Biraz klasik müzik, biraz arabesk… Kısacası Türkiye Aşuresi…
Toplum olarak yenilebilir bir tadımız var halen. Toplumun tüm kesimleri tarafından öyle ya da böyle yenilebiliyor Türkiye Aşuresi. Bazı dönemlerde buğdayını fazla kaçırıyor başımızdakiler, bazen incirini, bazen şekerini… Ama çok şükür 1923’ten bu yana dengesini tutturuyoruz bir şekilde. Seviyoruz bu tadı biz… Hatta yabancılara da tattırmaya çalışıyoruz, onlarla paylaşmaya çabalıyoruz bu tadı…
Ağzımızın tadının kaçmaması lazım.
Aşurenin tadının bozulmaması için büyük özen göstermemiz gerekiyor. Toplumun her kesiminin ve özellikle ülke yöneticilerinin bu duyarlılıkta olması lazım. 1923’ten bu yana gelen bu tadı bozmamamız gerekiyor.
Eğer bir dengesi bozulursa aşurenin, yenilmez bir tat çıkar karşımıza. Aşurenin tadını kendilerince daha güzel yapmaya çalışıp dengeler ile oynayanların kendilerinin de yiyemeyeceği bir tat olur sonra bu…
Hem aşurenin tadını bir bozduysan ve kendin bile yiyemiyorsan aşureni, Avrupalı ne yapsın o zaman seni…
Ağzımızın tadının kaçmaması dileği ile…