Türkiye’de hepimiz hasbel kader yaşıyoruz! Ne çıkarsa bahtına hesabı! Savruk!
Ben, bizzat , kendim bunun en çarpıcı örneğiyim.
İlkokul beşinci sınıf. Anadolu liseleri sınavı yaklaşmaktadır. Annemle babamın eline okul listesi tutuşturulur. Tercihlerin sıralanması gerekmektedir. Ben, İngilizce eğitim veren okullara takmışımdır kafayı. O zamanlar çocukları ellerinden kollarından çekiştirip haftasonu kurslara götürecek, inanılmaz bir hırsla özel ders aldıracak kadar bir rekabet olayına dönüşmemiştir bu sınav meselesi, ama eli kulağındadır. O yüzden benim ilkokul öğretmenim pek bilgilendirmez velileri. Annemle babam tercihleri yaparlar ve okula teslim ederler belgeleri. Sınav günü gelir çatar. Sınavın kendisiyle ilgili pek bir şey kalmamış kafamda. Tek kalan şu: Tercih sıralamasını düşük puanlı okuldan yüksek puanlı okula göre yapmış annemle babam. Halbuki tam tersinin yapılması gerekiyordu. Tabii ki bir Anadolu lisesine yerleştirilememiş olmamın tek nedeni bu değildi. Sanırım zaten puanım da iyi değildi. Sadece Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi’ni üç puanla kaçırdığımı hatırlıyorum. Diyeceğim, şimdi, yurtdışında, görüyor ve anlıyorum ki, ben o zamanlar 11 yaşında bir çocuk olarak işte bu gibi abuk subukluklarla uğraşırken Almanya’da yaşayan 11 yaşındaki bir çocuk o saatlerini belki müzikle uğraşarak, belki yüzerek, belki arkadaşlarıyla sokakta oynayarak, belki kitap okuyarak, tiyatroda, müzede, hayvanat bahçesinde orda burda şurda geçiriyordu. Sınav kaygısı duymadan! Gelecek ellerinin arasından kayıp gitmiyordu...
Sonra malum ÖSS... (o zamanlar ÖSYS) Mimar olmayı çok istedim. Matematiği çok severdim. Matematikte iyiydim de.. Sınavda matematik tamamdı. Ancak mimarlık bölümü için kimya, fizik ve biyoloji sorularından da çok net çıkarmak gerekiyordu. Lise hayatım boyunca tek bir kere bile bu derslerin hocaları iyi hocalar olmamıştı. Zaten lisenin ilk iki yılını bir yerde, son yılını başka bir yerde okumuştum. Sıradan devlet okulları işte. Ben, temelini hakkınca öğrenemediğim için fizik, kimya ve biyolojiden nefret eder olmuştum. Kimyadan hele hiçbir şey çakmıyordum. Sınava çok yakın bir zaman kala fikrimi değiştirdim. Hayır, ben bu seneki sınavı bile isteye kazanmayacaktım. Çünkü matematiğim iyi olsa da mimarlık için gereken fen derslerim iyi değildi. Ben ingilizceyi de çok seviyordum, yabancı memleketlere de, yabancılara da ilgi duyuyordum... Rehber olabilirdim mesela... Neden ingiliz dili ile ilgili bir bölüme girmeyeydim... Büyükbabam, elinde gazete beni uyandırmaya çalışırken ben kendi sonu(cu)mu çoktan belirlemiştim. Sonra bir sene ingilizce kursuna giderek ve evde sözel çalışarak İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümüne girdim. Haftada sadece üç saat İngilizce öğrenilen devlet liselerinden mezun olup da dil puanı ile bir yer kazanmak neredeyse mucize gibiydi. Başarmıştım. Üstelik de inşaat mühendisi eniştemin “işletme yaz kızım, gelecek onda bak bir daha söylüyorum, işletmeye gir” öğütlerine karşı koyarak. (Hoş şimdi düşünüyorum da belki de haklıydı, işletme okuyup bir şirkette müdür olmak sabah akşam çalışıp deli gibi para kazanmak vardı şimdi)... Tabii, buradaki küçük hatam rehber olmak isteyen birinin edebiyat fakültesinde ne işi olduğuydu. Görücü usulü evlenen çiftlerin birbirlerini yıllar ilerlerken sevmeye alışmaları gibi neyse ki bölüme dördüncü sınıfa geldiğimde ısınmıştım! Her şeyin, daha doğrusu her tercihin bir nedeni var. Bu bölüm kendimi tanımamı sağladı. Olgunlaştırdı. Yorum yeteneği kazandırdı. Falan filan. Ama ben çok savruldum...
Geçenlerde bir televizyon kanalında rastgeldim, ‘niye metalurji mühendisliğini seçtin ki kız başına’ gibi bir soru yöneltiyor programın sunucusu. Akıllı olduğu her halinden belli mağrur suratlı güzel kız da aslında ben şunu şunu (şimdi hatırlamıyorum ne dedi) istiyordum ama puanım buna yetti... Puanım buna yetti ile üniversite okuyan zavallı insanlarız nitekim! Oysa bir Alman öğrenci daha lisedeyken ne yapmak istediğini biliyor. Nereye yöneleceğini tahmin edebiliyor. Beni en çok etkileyen de o kendilerine olan sonsuz güvenleri. O güvenden zamanında birazcık bende olsaydı 25 yaşına kadar hangi yola sapacağım diye oyalanıp durmazdım.
Neyse ki, İngilizce öğretmenliğimin üçüncü yılında pat diye öğretmenliği bırakıp gidip Varlık dergisinin kapısını çaldım da, kendimi ve yolumu ve dahi yönümü buldum. Bu beni Radikal Kitap’ın editörlüğüne kadar taşıdı...
İngilizce öğretmenliği dedim de birden Almanya’da nasıl öğretmen yetiştirildiği geldi aklıma.
Öööfff, öf... Daha yazacak çok şey var... Bir dahaki sefere...