İnsanoğlu şüpheleriyle yaşar. Ne kadar emin olursa olsun, yine de aklının bir ucunda bazı soru işaretleri taşıyacaktır. Aslında buna bir “otokontrol mekanizması” da diyebiliriz. Duyduğumuz bir konu hakkında, tanıştığımız yeni birine karşı eğer içimizde şüpheler taşırsak; sonunda hayalkırıklığına uğrama olasılığımız azalır. İnandığımız sürece yara almamız çoğalacaktır. Bu yaralar ise, birikerek dağ gibi olur ve güven sorununu da beraberinde getirir. Peki yaşadığımız olaylardan ne kadar ders alırız?
Her güven kaybı ile sözler veririz; bir sonraki sefere dikkatli olmak, inanmamak adına. Acaba başarabilir miyiz? Bence kesinlikle hayır. Türk insanı yapısı gereği çabuk unutur ve ders almak yerine iyi niyet göstermeyi tercih eder. Güvensiz de yaşanmaz ki zaten. Dereceleri değişecektir; her bir düşkırıklığı sonucunda. Sonsuz güven yok mudur peki? Birine karşı o duygu tam olarak nasıl hissedilebilir?
Bence bu yaşandıkça ortaya çıkar; ama siz yine de sabırsız davranıp bazı yollarla bunu test edebilirsiniz. Yeni alacağınız bir otomobile test sürüşü yapar gibi, insanları da testlerden geçirebilirsiniz. Bu kişi yanınızda çalışan kişi, yeni bir arkadaş ya da sevgiliniz olabilir. Hatta “babana bile güvenme” derler dimi. İşte güvensizliğin boyutlarına bir örnek. Halbuki kişi ailesine bile güvenemeyecek ise, nasıl mutlu olabilir ki.
Dozunu çok da abartmadan insanları gerçekten deneyebiliriz. Onlara bunu hissettirmemek gerekir; çünkü kimsenin bunu duyduğunda kulağına hoş gelmez. Yeni doğan bir bebeği düşünün: O kadar savunmasızdır ki, annesine güvenmek zorundadır, bu hissin daha farkında bile değildir. Onun için karnının doyması, altının temizlenmesidir önemli olan. Bir dağın tepesinde, bir uçurumun kenarındasınız ya da bungee jumping yapmak üzeresiniz; yanınızdaki kişilere ve sizi tutan ipe güvenmek zorundasınız yoksa vazgeçeceksiniz.
Kendimizi hayatımızın bazı evrelerinde bazı kişilerin ellerine teslim ederiz. Nedenini sorgulamayız; sadece içimizden o an öyle gelir. Her teslim ediliş de beraberinde korkuları getirir elbette. Bu korkular yine de bizi yıldıramaz ve belki de sonunda iyi ki yapmışım deriz. Hayatımızda yanlış giden şeyler görüyorsak, birşeylerin eksik olduğunu düşünüyorsak birine güvenme ihtiyacı duyarız ki; elimizden tutsun ve alsın götürsün. Herkes cesur olamaz nedense böyle bir durumda, izin veremez bir türlü hayatına başka birinin yön vermesine.
Aslında çoğu zaman sorun kişinin karşısındakinden öte kendine güvenememesidir. Güven eksikliği insanın kendi içindedir. Kendimizden korkarız, sonucunu düşünerek huzursuz oluruz ve paranoyak olur çıkarız. Başkalarının hayatlarına müdahale ederek rahatlamaya çalışırız. En büyük eksikliğin kendimizde olduğunu kabullenemeyiz. Birine içten bir şekilde “güven bana” diyebilmek ve onunda hiç düşünmeden size teslim olması ne güçlü bir duygudur. İşte bazen bebekler gibi olup güvenebilmeliyiz dış dünyaya.
Güven ve huzur evrenin vazgeçilmez iki unsuru. Bunları birbirinden ayırmamanız ve iyi saklamanız dileğiyle...