Başka türlü bir şey benim istediğim//ne ağaca benzer ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz//havası ayrı hava
//....// nerde sevdiklerim//nerde beklediğim
rengi başka//tadı başka
Can Yücel
İlkokul birinci sınıftaydım. İlk sıra arkadaşım Semiha adında bir kızdı. Kalın telli, açık kumral saçları kalmış aklımda. “Biz Hollanda’ya gidiyoruz’ deyivermişti ilk birkaç ayın sonunda. Hollanda, İstanbul’da bir yer değildi, biliyordum. Semiha’yı bir daha göremeyecektim. Öylesine kalakalmıştım. Benim o kalakaldığım yerden başka bir yer daha vardı. Ben hep o başka yere bakakalmıştım. Çocuk aklımla. Uzaklara...
Rukiye, terk edip gitmedi beni. Sanırım son sınıfa kadar kaldı. Babasının getirdiği defterlerle hatırlarım onu. ‘Babam, yurtdışından getirdi bu defteri. Al senin olsun’ diyerek bana da verirdi o defterlerden. Yurtdışı, uzaklara verilen ad olmalıydı. Uzakta olmasa, Rukiye’nin babası kendisi getirirdi okula defterleri değil mi? Çocuk aklımda, daha nice sorular...
Ki, hiç bitmediler ve beni Helsinki’ye kadar götürdüler. Artık yüksek lisansını tamamlamak üzere olan bir yetişkindim. Bundan hemen hemen beş buçuk yıl önce, Ağustos ayında, Helsinki Summer School’un düzenlediği üç haftalık bir kursa katılmak üzere oradaydım. O yaz, Esplanadi Caddesi’nde, tek başıma yürürken ‘işte kızım, en sonunda yurtdışındasın’ diyordum. Finlandiya da dünya üzerinde bir toprak parçasıydı neticede, Türkiye de. Sanırım benim sevincim sınırları aşmış olmaktı. Çocuk aklımın bir türlü almadığı sınırları...
Dört yıldır Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde yaşıyorum; uzaklardayım... Doktora öğrencisiyim (Ruhr Universität – Bochum; Sosyoloji-Kadın Çalışmaları), iki yıldan beri anneyim... ‘Yurdun dışını merak edip durdun, al işte sana yurdun dışı’ diyorum kendi kendime kaldığım zamanlarda. İlk aylar sanki burada aç kalacakmışım gibi hissediyordum. O yüzden abur cubura sarılıp birazcık kilo bile almıştım. O ünlü Alman ekmeklerinin tadına varmak yerine bizim beyaz ekmeği özlüyordum. En çok da fırından sokaklara yayılan taze ekmek kokusunu. Buraların kokusu başkaydı. Alışmak lazımdı. Buralar huzurlu, buralar sakindi. Tertemizdi, düzenliydi, pürüzsüzdü. Lakin bir ben vardı benden içeri, orada kaos hüküm sürüyordu. Parmak uçlarım ince belli çay bardağını arıyordu mesela. Simidin yanına ayran katık etmek istiyordu canım. Sabahları martı sesi duymak istiyordu. ‘Çeyrek geçe vapuruna biniyorum, iskele çıkışında buluşuruz’ cümlesine yer yoktu burada. Burada, tam saatinde gelen trenler vardı. Hem sonra, şimdi İstanbul’da saat kaçtı? Aklım oradaydı... Çocuk aklım... Ona uymak, yurtdışı demekti. Semiha’yı ve dahi Rukiye’nin babasını aramaktı. Yılmak yasaktı. Bu bir tercih meselesiydi; ne gerekiyorsa yapılacaktı. O kadar...