Bundan yaklaşık iki yıl önceydi. Ayını hatırlamıyorum; ama ıslak toprak kokusuna, sarı yapraklara ve esen rüzgara bakılırsa sonbahar olduğu kesindi. Canımın çok sıkkın olduğu o melankolik günlerden birinde, yine yalnız kalmak istiyordum. Ne bir canlı görmek, ne bir ses duymak ya da cevap vermek bile gelmiyordu içimden.
İşte böyle bir güz öğlesinde, deniz kenarına attım kendimi. Aslında üşüyordum; ama deniz havası o kadar iyi geliyordu ki; beynim oksijenle doluyor ve kendini yeniliyordu adeta. Öylece amaçsız, düşüncesiz, umarsızca yürüyordum sahil boyunca.
Kimseyi farkedemeyecek kadar dalgın olmama rağmen, ilerde bankta oturan yaşlı bir çift ilişti gözüme. Nasıl oldu bende bilmiyorum; ama oldum olası severim böyle çiftleri, hep dikkatimi çekerler. Yılların verdiği yorgunluğun izleri yüzlerinde; hala dimdik durabilen, sevgileri dipdiri kalabilen mucize insanlar. Onlarda öylece bankta elele oturmuş denize doğru bakıyorlardı hiç konuşmadan. Kim bilir neler geçiyordu akıllarından.
Bende bunu merak ederek, hiç tereddüt etmeden yaklaştım yanlarına; bir yandan rüzgardan savrulmasın diye elim şapkamda. Usulca gittim bu şirin çifte doğru ve öncelikle saygıyla selamladım. Önce korktum ne tepki verirler diye; ama beni kızları, torunları gibi karşıladılar. Hemen yanlarına sokuldum ve onlardan yayılan sıcaklık içimi ısıttı. Hemen aklıma röportaj yapmak geldi. Bugün iş yoktu kafamda ama bu fırsatı kaçıramazdım. Bana iyi geleceğinden, çok şey öğreteceğinden emindim. Tabi önce rızalarını aldım, hiç kırmadan kabul ettiler.
Adlarını sordum başlangıç olarak ve kendimi tanıttım. Hüsnü Bey ile Hüsniye Hanım. Birbirleri için yaratıldıkları doğdukları an isimleri konurken yazılmış alınlarına. Birbirlerinin gözünün içine bakarken hiç bitmeyen bir aşkın enerjisi yayılıyordu etrafa. Nasıl bir duygudur ki; bunca sene aynı yastığa, aynı duygularla baş koyabilmek. İlk merak ettiğim şeydi; kaç senelik evli oldukları. Cevaptan emindim: 40 - 50. Yeni evliyiz dediklerinde çok şaşırdım. Hemen nedenini sordum. Hüsniye Hanım, Hüsnü Bey’in onayı ile başladı anlatmaya...
Öyle bir deneyim ve heyecandı ki benim için. Röportaj bittiğinde havanın karardığını ve havanın buz kestiğini farkettim. Gözlerimdeki yaşlar da cabasıydı. Derler ya doğru insan elbet gelir bulur sizi. Onlarınki de öyleydi işte. Yarım asırlık bir aşk hikayesi. Tanıştıklarında ikisi de gencecik, körpecikmiş. Aynı mahallenin en güzel kızıyla, en yakışıklı delikanlısı. Görür görmez vurulmuşlar birbirlerine; ama kader oyun oynamış ve aşklarını hep sınamış; ama onlar galip gelmiş. Başkalarıyla yapılan evlilikler, çocuklar, torunlar derken bir yaşlılar yurdunda kavuşmuşlar.
Hüsnü Bey karşılaşmalarını anlatırken gözleri doldu ve arkadan saçını gördüğünde o olduğunu anladığını söyledi. Gözlerini gördüğünde ise, 50 yıl film şeridi gibi geçmiş gözünden. Tek bir söz bile etmeden sarılmışlar ve birkaç gün içinde de evlenmişler. Onca yıldan sonra vakit kaybetmek zor gelir tabi. Mutluluklarına şahit olduğum için çok şanslıyım. Teşekkür edip kalktım yanlarından.
Hem mutluydum böyle güçlü bir aşka sahip oldukları için, hem de üzgündüm kendimi düşününce. Yine de huzurla doldu içim; çünkü demek ki böyle aşklar masallarda değil ve yaşayan insanlar mevcut.
Üzerimdeki ağırlığı attım çok şükür ve merhaba dedim hayata. Biliyorum, insan inanırsa herşey mümkün.
Ey hayat! bekle beni sana geliyorum tüm aşkımla...