Ben bugünlerde, ‘Elveda Rumeli’ dizisini seyrediyor musunuz bilmiyorum, (uydular sağolsun, insan yurtdışında olsa bile Türk kanallarını izleyebiliyor) oradaki Zarife ve Alex’in aşkına kafa yoruyorum. Şöyle ki: Onların yaşadığı yıllar 1900’lerin başı. Osmanlı, Batı’da 18. yüzyılda yayılan milliyetçilik akımından nasibini almıştır. O yıllara kadar din ve milliyet ayrımı gözetmeksizin birlikte yaşayabilen sıradan insanlara olmuştur ne olduysa. Zarife ve Alex’in aşkları imkansız kılınmıştır. Diziyi seyrederken bir gün, düşündüm de, bir yüzyıl sonra yaşasalardı aşklarını mümkün kılabileceklerdi belki de... Aşklar artık küresel yaşanabiliyordu ne de olsa...
Bir İngilizle bir Türk, bir Türkle bir Alman, bir Almanla bir İngiliz, bir Almanla bir Taylandlı, bir Türkle bir Danimarkalı, bir Japonla bir Alman yan yana gelebiliyor, birlikte yaşayabiliyor, evlenebiliyor mesela. Çünkü artık mesafeler kısaldı. İnsanlar daha çok seyahat eder hale geldi. Ben de eşimle Finlandiya’da karşılaştım örneğin...
İlk yazımda (Çocuk Aklı) Helsinki Summer School’dan bahsetmiştim. Üç haftalık bir yaz okuluydu katıldığım, küreselleşme ve feminizm üzerine dersler almıştım. Çeşitli ülkelerden öğrenciler vardı ve herkes aynı hostelde kalıyordu. Benden hariç beş ya da altı tane daha Türk öğrenci vardı. Bunlardan iki tanesi sanırım Tarih derslerine katılıyorlardı. Tıpkı Stefan gibi. Onlar aracılığıyla Stefan’la tanışmış oldum ben de... İlk haftanın sonunda Helsinki National Park’a yürüyüşe gidildi. Orada (nedense!) Stefan’la hep yan yana yürüdük. Ve durmadan sohbet ettik. “Robert Frost’u bilir misin?”diye sordum. Cevabını hatırlamıyorum şimdi. “Biri şiiri vardır son iki dizesini pek beğenirim,” dedim: “Ormanda yol ikiye ayrılıyordu/Ben az gidileni seçtim”.
Bayağı bir yürüdük o gün. Hava da sıcaktı. Ağustos ayında aslında daha serin olurmuş ama o yaz 25 dereceydi ısı Helsinki’de ve güneş bize hep güldü. Birkaç yerde mola verildi. Yemek molası mesela. Sonra başka bir yerde yüzme molası. Günün sonunda otobüs bizi almaya geldiğinde herkes bindi, Stefan yok. Ben de tam otobüsün kapısının önünde durdum ki Stefan’ı beklesin. Ya da Stefan’ı bırakacaksa ben de binmeyecektim. Ona karşı böyle bir sorumluluk duygusunu daha ilan-ı aşk edilmeden almışım omuzlarıma. İkinci hafta derslere beraber gitmeye başladık. Hostelden üniversiteye kadar 20 dakika yürünmesi gerekiyordu. Üçüncü hafta daha başlamamıştı ki, biz artık el ele yürüyorduk.
Ayrılma zamanı gelip çattığında ben iki arada bir derede bir şeyler karaladım bir kağıdın üstüne. Benimle birlikte havaalanına kadar geldi. Bekledi. Uçak kalkana kadar bekledi. O bir gün sonra dönecekti Almanya’ya. Bu aşk orada-o dakikada-o anda-o salisede-havaalanının o köşesinde-oracıkta kalabilirdi. Bir yaz aşkı, bir macera olarak anılabilirdi. Ya da imkansız, mümkün kılınabilirdi. Ben, kağıdı ona verdim. “Bunu ben gittikten sonra açıp okuyacaksın,” dedim ve pasaport kontrolüne doğru ilerledim. Havaalanlarının ruhu bir gariptir. Hala aynı düzlem üzerindesindir, birbirini görürsün ve fakat görünmez bir el sınırları en koyu kalemle boyamıştır, geçemezsin. Uçakta gözyaşlarımı salıverdim, aktılar.
Stefan hala saklar o mektubu. İstanbul’a davet mektubunu. Havaalanından hostele giderken okumuş otobüste ve o an kararını vermiş. Sonbaharda İstanbul’a uçacak. Ve biz ikimiz hala hatırlarız, ‘az gidilen yolda’ karşılaştığımızı, buluştuğumuzu...
Aslında Almanya’da nasıl öğretmen yetiştirildiğini anlatacaktım size (Stefan öğretmen olduğu için çok yakından gözlemleme imkanı buldum/buluyorum çünkü), bundan önceki yazıyı bu vaatle bitirmiştim... Ancak 14 Şubat’ın hatırı ağır bastı. Üstelik Stefan ve Ümran’ın küresel aşk hikayesi de anlatmaya değerdi doğrusu, darısı Zarife ile Alex’in başına...